ANTİ-KOMÜNİZMDEN ANTİ-KEMALİZME SINIF STATÜ VE MUSTAFA ÇALIK

Mustafa Çalık ile ilgili kendisinin de dâhil olduğu oldukça sert tartışmalar yaşanıyor. Takip edebildiğim kadarıyla tartışmaların bir bölümü tarihi şahsiyetleri ve olayları nasıl değerlendirmemiz gerektiği üzerinden, bir bölümü kendisinin ortaya attığı “soyunukluk” kavramıyla alakalı olarak insanların hayat biçimi üzerinden ve bir bölümü de siyasi olarak Turgut Özal ile olan yakın ilişkisinden, geçmişteki Fethullah Gülen övgüsünden ve 2010 Anayasa değişikliği referandumunda yaptığı “evet” propagandasından oluşuyor.


Öncelikle, Çalık’ın yazılarında ve konuşmalarında bir tutarlılık aramamak gerektiğini belirtmem gerekiyor. Bu duruma birçok örnek vermek mümkün. Mesela Habertürk televizyonunda katıldığı bir programda, daha önce kendisi 2010 Anayasa değişikliği referandumu sürecinde “27 Mayıs rejimi, Şener Eruygur, Hurşit Tolon ve Çetin Doğan’ın tevkif edildikleri gün çok şükür sona ermiştir” demiş olmasına ve referandum yoluyla FETÖ’nün Türk yargısını ele geçirmesine açık açık destek olmasına rağmen, “cemaat Türk ordusunu ve Türk askerini çökertme harekatıdır” diyebilmişti. Ve yine aynı programda, sanki “cemaat” NATO’dan çok bağımsız bir oluşummuş gibi “Türkiye dış politikada NATO ayarlarına geri dönmeli” demişti. Bu programdan üç ay sonra NATO, Türkiye’de FETÖ üzerinden askeri bir darbe yapmaya kalktı. Ancak program boyunca hükümete ve “cemaate” yönelttiği eleştiriler Türk milliyetçilerinin o kadar hoşuna gitti ki, bu tutarsızlıkları çoğu kişi fark edemedi.


Fakat Çalık eksenli yaşanan tartışmaların hiçbiri bu denli tutarsız bir insanın bu popülariteye nasıl sahip olduğunun cevabını tatmin edici şekilde vermiyor. Elbette ki bunda pratik zekasının ve belagatının payı vardır. Birçok kişinin kaymakam, hakim, savcı, komiser, akademisyen olmasına vesile olduğunu da herkes biliyor. Veya ziyaretine birçok milletvekilinin, bakanın, valinin, belediye başkanının hala gitmeye devam ettiğini de yine herkes biliyor. Bu da devlet içerisinde bir kesim tarafından önemsenmeye devam ettiğini zaten gösteriyor. Ama bunların hiçbiri milliyetçi muhafazakâr kesime mensup üniversite öğrencileri ve üniversite mezunları (bu insanları bundan sonra çok doğru görünmese de orta sınıf olarak genelleyeceğim) üzerinde devam eden bu popülaritesini nasıl inşa ettiğini tam olarak açıklayamıyor.


Bence işin püf noktası tam olarak Çalık’ın yaptığı Kemalizm tanımında saklı: “Bilinmelidir ki Kemalizm dediğimiz şey pozitivizm, laisist agnostik ve aşırı Batılılaşmacı bir ideolojidir.” Çalık’ın bu tanımı doğrudur; fakat eksiktir. Bu Kemalizmin sadece bir yüzüdür. Onun diğer yüzü, yani maddi yüzü, ekonomide devletçilik ve ulusal kalkınmacılıktır. Çalık, Kemalizm’in her iki yüzünün de hakim olduğu yıllardan, yani 1980 askeri darbesine kadar olan yıllardan bahsederken kendisini hep “anti-komünist” diye tanıtır, “anti-Kemalist” değil! Bazen de hızını alamayıp dedelerim “Ermeni çeteleriyle savaştı ben de komünizmle mücadele ettim” der.


Çalık’ın “anti-komünist” olduğu yıllar iktisat tarihi açısından kapitalizmin altın çağı olarak tanımlanır. Bu dönem İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’lerin ortalarına kadar devam eden sürekli bir ekonomik büyüme dönemidir. Çalışanların hem ücretleri hem de hayat koşulları sürekli artış göstermiştir. İnsanlar oldukça mutludur. Bu durum Türkiye için de geçerlidir. O dönem çekilen Türk filmlerinde bile bu mutluluğu görmek mümkündür.


TÜSİAD adıyla örgütlenen tekelci sanayi burjuvazisi de bu dönemde gelişip bir güç haline gelmiştir. Diğer taraftan devlet eliyle de ciddi bir sanayileşme gerçekleşmiştir: Şeker, kağıt, kumaş, cam, “rakı” fabrikaları vb.
Amacım bu dönemi körü körüne övmek değil. Elbette bu mutluluğun bir bedeli vardı ve bütün dünyada bu dönemin sonu pek iyi bitmedi. Ancak bu dönemde de laiklik karşıtı, pozitivizm karşıtı eleştirel düşünceler vardı. Fakat pek rağbet görmüyorlardı. Çünkü insanlar mutluydu ve bu eleştirilerin rağbet göreceği maddi koşullar henüz şekillenmemişti!


Bu dönemin en dikkat çekici kaybedeni ise küçük iş sahipleriydi. Bu insanların tekelci burjuvaziyle de devletle de rekabet edecek durumları yoktu. İşte Necmeddin Erbakan, İslamcı bir ideolojiyle bu kesimlerin bir kısmının sesi oldu. Yalnız bu İslamcılığı Genç Osmanlılar’ın İslami reformculuğu değil, Mısır’daki Müslüman Kardeşlerin İslamcılığı ile benzer maddi koşullar şekillendirmişti. Dönemin ruhuna uygun olarak kalkınmacılık ideali “ağır sanayi” sloganıyla başat bir yere sahipti. Tahmin edilebileceği gibi Erbakan ve söylemleri pek rağbet görmedi. Partisinin 1980 öncesi aldığı düşük oy oranları ise herkesin malumu.


Fakat “kapitalizmin altın çağı” bitip de küreselleşme dediğimiz dönemin başlaması Türkiye’de siyasal İslamcılığın tabanını oluşturan bu küçük iş sahipleri için yeni bir fırsatlar dönemi başlattı. Batı’daki emek yoğun sanayiler Türkiye gibi emeğin ucuz olduğu ülkeleri fason üretim yaptırmak için tercih etmeye başladılar. Emeğin ucuz olmasına ek olarak, Türkiye gibi ülkeler bu fason üretimi kapabilmek için insanları sigortasız çalıştırmaya ve insanların çalışma koşullarını kötüleştirmeye bile razıydılar.


Yani Süleyman Demirel’in bir zamanlar seçim vaadi olan “Bülent Ecevit işçiye ne veriyorsa ben beş fazlasını veriyorum” döneminden, yine Demirel’in “Ford yeter ki gelsin fabrika kursun ben Çankaya Köşkü’nün bahçesini vermeye hazırım” dönemine geçilmişti.


Böylece Kemalizm, ekonomik olarak toplumsal meşruiyetini hızla kaybetmeye başladı. Ve bu meşruiyet kaybını telefi etmek için de Çalık’ın bahsettiği yüzünü bir baskı aracı olarak kullanmaya çalıştı.


Aynı yıllar neredeyse kapitalist dünyanın bütününde, Batı’daki haliyle refah devleti bizim gibi ülkelerdeki haliyle de ulusal kalkınmacılık ve bunların düşünsel alt yapısını oluşturan modernite yoğun ve şiddetli eleştirilerin hedefi haline geldi. Bütün bunlara Sovyetler’in dağılması da eklendi.


İslamcılar küreselleşmenin hem ekonomik boyutuna hem de post-modernizm olarak genellenen düşünsel boyutuna müthiş bir uyum sergilediler. Erbakan, ulusal kalkınmacı dönemden kalma “ağır sanayi” iddiasını olabildiğince geri plana attı ve “sosyal adalet” kavramını küreselleşme sonucunda güvencesiz ve ağır şartlarda çalışmak durumunda kalan insanların sözcüsü olabilmek için öne plana çıkarttı. Bunu yaparken de küreselleşmeyi değil tekelci burjuvaziyi ve devleti hedef tahtasına oturttu.


Batı’da ortaya çıkan eleştirel düşünceden alabildiğine faydalanan ve geleneksel İslamcılık’tan belirli yönleriyle farklılaşan bu yeni İslamcılık düşüncesi hem küçük iş sahiplerinin taleplerini meşrulaştıracak hem de yeni nesil İslamcı orta sınıfın Kemalist orta sınıfa karşı statü kazanma mücadelesinde motivasyon sağlayacak düşünceler geliştirdiler.


Örneğin bu aşamada hem İsmet Özel hem de Mustafa Özel, Fernand Braudel ve Immanuel Wallerstein’den öğrendiklerini söyledikleri “kapitalizm” ve “serbest piyasa” arasındaki karşıtlığı kullandılar: “Küçük ve özgürlüğün alanı olan piyasa, tekellerin baskısı altındaydı ve tekeller güçlerini doğrudan doğruya devletten alıyorlardı.”, “Piyasa ekonomisinin bel kemiği rekabettir; kapitalizm ise varlığını, rekabeti mümkün olduğu kadar ortadadan kaldırmasına borçludur.” Bu cümleler ve buna benzer daha niceleri, küreselleşmenin fırsatlarından yararlanmak isteyen küçük iş sahiplerine motivasyon ve meşruiyet  sağlamıştır. Yakın zamanda hayatını kaybeden Wallerstein karşısında Bilim Sanat Vakfı çevresinin sosyal medyada sırayla “saygı duruşuna” geçmesi boşuna değildi. Motivasyon ve meşruiyet sağladıkları o küçük iş sahipleri bugünün MÜSİAD’ını oluşturdular.


Bu yeni İslamcılık düşüncesinin milliyetçilik, sosyalizm, modernleşme, sanayileşme, liberal demokrasi, aydınlanma, ilerleme, laiklik, pozitivizm ve Batılı hayat tarzına karşı geliştirdikleri eleştiriler yukarıda da ifade ettiğim gibi yeni orta sınıfların statü kazanma mücadelesine motivasyon sağlamıştır. “Tek boyutlu insan”, “farklılık”, “çoğulculuk” “görecelik” vb. yapılan eleştirilerin anahtar kavramlarıydı.


Bütün bunları şunun için anlattım. Çalık kendisine gösterilen tepkiler arasında en çok “İslamcı” denmesine sitem etmiştir. Ve bu siteminde de haklıdır. Bence de Çalık İslamcı değildir. Ama 1980’lerden itibaren hem düşünce hayatında hem de ekonomide, siyasette ve toplumda yaşanan alt üst oluşlar sırasında tabiri caizse “tezgâhını” çok güzel yere açmıştır. Geleneksel işçi sınıfı hareketlerinin zayıfladığı, sermayenin devleti tamamen ele geçirmeye başladığı bir dönemde İslamcılar -çelişkilerle dolu olsa da- yoğun bir sınıf savaşı verirken, Çalık;  gerek “pozitivizm, laisist agnostik ve aşırı Batılılaşmacı bir ideoloji olarak Kemalizm” gibi konularda olsa olsun, gerekse de güncel siyasi tartışmalarda olsun ciddi bir sınıf mücadelesiyle hiç uğraşmadan “büyük kavgalar” veriyormuş gibi yapmıştır. Bu da yeni nesil milliyetçi muhafazakâr orta sınıfın hem Kemalist hem de İslamcı orta sınıfla yaşadığı statü kazanma mücadelesine motivasyon sağlamıştır. Ve bence popülaritesini en çok da buna borçludur. Ancak yeni nesil milliyetçi muhafazakâr orta sınıfın günümüzdeki hali de ortadadır.


Türkiye’nin 1980 öncesi hakkında bu kadar uzun durmamın sebebi, maalesef Türk milliyetçilerinin bu dönemi sadece “komünizmle mücadele” dönemi olarak görmeleridir. Ayrıca İslamcılığın gelişiminin ve yaşadığı dönüşümün maddi koşulları üzerinde bu kadar uzun durmamın sebebi de yine maalesef sadece Mümtaz’er Türköne’nin “İslamcılığın Doğuşu” kitabını okuyanların kendilerini İslamcılık “uzmanı” sanmalarıdır. Ve yine maalesef maddi koşulların düşünce dünyasında yarattığı değişimleri anlamakta ve kabul etmekte oldukça isteksiz davranmaktadırlar.


Son olarak Çalık’ın pratik siyasi zekasıyla ilgili de iki örnek verip bu yazıyı bitirmek istiyorum. 1989 yılında ABD dışişleri çevreleri Türkiye’ye yeni bir rol tavsiye etmişti. Türkiye’nin Batı Avrupa yerine özellikle Ortadoğu ülkeleri ile yoğun bir siyasi ve ekonomik işbirliğine girmesini istiyorlardı. Tahmin edilebileceği üzere Çalık emperyal heveslerini dizginleyemeyerek, önünü arkasını hesap etmeden ve kendine has yorum ve tutarsızlıklarıyla Özal’ın zaten sürdürmekte olduğu bu politikaya tam destek vermeye çalışmıştı. Türkiye’yi o yıllarda yönetenler tarafından da bu yönelim 1990’larda açıkça ifade edilmeye başlanmış; fakat kısa süre sonra Körfez Savaşı’nın patlak vermesiyle iktidardaki Anavatan Partisi 1991 yazında yapılan kongresinde İslamcı unsurları büyük ölçüde tasfiye ederek Avrupa’nın yanındaki yerini tekrar sağlamlaştırmaya çalışmıştır.


Bunun bir benzeri ise artık herkesin bildiği yakın siyasi geçmişimizde yaşanmıştı. Türkiye’yi yönetenler, yine ABD’nin tavsiyelerine uygun olarak ama bu sefer sadece dış politikada değil Türkiye’nin toplumsal yapısında da kapsamlı bir dönüşüme karar vermişlerdi. Bu kararın Türkiye için çok iyi sonuçlar doğurmadığı ve doğurmayacağı zaman içersinde tecrübe edildi. Fakat o dönüşümün kırılma anı olan 2010 Anayasa değişikliği referandumu sonrasında televizyon programında sarfettiği “Ben asıl 12 Eylülcülerin yargılanması için değil, HSYK’nın yapısının değişmesi için evet oyu verdim” ve yine Türkiye’nin yaşadığı dönüşümün yoğun olarak tartışıldığı aylarda katıldığı bir televizyon programında dediği “Ülkücülük gerekirse yeni Osmanlıcılıktır” gibi sözleri ise, Çalık’ın her zaman ki gibi emperyal hevesler uğruna o pratik siyasi zekasıyla ne kadar da atılgan olduğunu tekrar hatırlatmıştı.

Çağrı Yılmaz